İyi Uçuşlar
İYİ UÇUŞLAR
Einstein, bir problemin ortaya çıktığı akıl düzeyinde çözülemeyeceğini söyler. Bu bağlamda düşünürsek bazen çözümsüzlükler sarmalından çıkmak, farklı bir açıdan hayatımıza bakmak, daha doğru ifadeyle kaçmak fazlasıyla yararlıdır.
Benim kaçmak için en ucuz ve mantıklı yolum, genç bir akademisyen olarak yabancı ülkelerdeki konferanslara bildiriler yazmak ve kabul edilirse birkaç günü o ülkede geçirmekti. Sırf bu yüzden alakalı alakasız her etkinliği takip ediyor, vaktimin çoğunu oraya buraya yazılar yazarak geçiriyordum. Hedefim İspanya'dan henüz davet alamasam da yeni rotamı, aldığım son kabul mektubuyla Slovenya olarak belirlemiştim.
Son bir yıl içinde çok sık seyahat etmiştim ve bunların hepsi uçaklaydı. Ve ister istemez uçak yolculukları benim için eğlenceli birer aktiviteydi artık. Size garip gelecek belki ama uçağa bindiğimde ilk dikkat ettiğim şey, önümdeki koltukla olan diz mesafem ve hosteslerin kıyafetleri oluyordu; daha açık konuşmak gerekirse, merak ettiğim şey tam olarak hosteslerin etek boyuydu. Bu iki şeye bakarak yolculuğumun kalitesi hakkında kendi kendime tahminlerde bulunuyordum.
Diz altı bir etek ve 40 cm diz mesafesi ve Slovenya uçuşumuza hoş geldiniz.
Vardığım ülkelerde havalimanından çıktığım andaki ilk mutluluk, bir mahkûmun hapishaneden çıkarken duyduğu mutlulukla eşdeğerdi. Bu zamanlarda kendimi zincirlerimden kurtulmuş hissediyordum. Evet, bunun anlamı özgürlük değildi belki ama tam ifadesiyle daha az esaretti belki de.
Gittiğim ülkelerde kendimi akademisyen olarak değil de öğrenci olarak tanıtır ve benden yaşça küçük gençlerin takıldığı mekânlarda bulurdum kendimi. Seviyordum bu daha az esir insanların arasında dolaşmayı. Hayır, bendeki bir Batı hayranlığı değil kesinlikle; sadece kafesinden çıkmış, fukara bir evin içinde uçan bir kuş psikolojisi.
Gittiğim yerlerdeki en büyük alışkanlığım ise bölgenin en uğrak gece kulübüne ya da barına gitmek, tanımadığım insanlarla tanışmak, hatta dans etmek ve sonra hiçbir şey olmamış gibi ayrılıp otelime gitmekti. Ne kadar özgür, değil mi? Bu yabancı ülkelerde geçirdiğim birkaç gün sanki hayatımdan sayılmıyor gibi gelirdi bana hep. Sanki 365 değil de 330 günde bir yaşlanıyordum artık. Sanki burada yaptıklarımdan hiç hesaba çekilmeyecektim. Burada her şeyi deneyebilirdim. İnsan bulunduğu yerle inançlarını bile eşleştiriyor sanırım.
Normalde içki içmezdim örneğin ama burada her şeyi deniyordum. Slovenya’da da öyle olmuştu. Ahırdan bozma gibi duran, klasik mi yenilikçi mi olduğunu anlamadığım garip bir bardaydım. Barmenden sert bir içki istedim. Ne istediğimi, inanın, ben de bilmiyordum; bazı klişeler hayat kurtarıcı olabiliyor işte, özellikle tanımadığınız bir ortamdaysanız. Kısa sürede hiçbir şey hissetmeden gelen bardağı mideye indirdim. Ama midem buna razı gelmemiş olacak ki ani bir mide bulantısı soluğu tuvalette almama sebep oldu.
Tuvalette ortalığı batırma seansını başarıyla tamamlayıp biraz ayıldıktan sonra yerime dönerken koridorda yarı baygın hâlde, kafası öne düşmüş, yerde oturan hatta uzanan bir kızı fark ettim. Aslına bakarsanız fark etmemin sebebi bir kız olması, güzel olması ya da perişan hâlde olması değildi. Duraksamamın asıl sebebi, bu kızın bana bir yerden tanıdık geliyor olmasıydı. Hayır, Türk değildi. Bir süre düşündüm ama nereden tanımış olabileceğimi bir türlü çıkaramadım. Bu saatten sonra bırakıp gitmek olmazdı. Bluzunun tek askısı düşmüş, saçları dağılmış, ayakkabısının biri düşmüştü. Yüzüne baktım ama muhtemelen ağlamaktan makyajı birbirine karışmıştı. Tam bir perişanlık içinde duruyordu ve gelen geçen hiç kimse –durumu normal karşılıyor olacak ki– hiç yardım etme heveslisi değildi. Tutup kaldırmak istedim; boyu benden 10 cm kadar uzundu, hâliyle biraz zor oldu. Konuşmuyordu ama hareketlerime tepki veriyordu. Götürüp kadınlar tuvaletinde yüzünü yıkadım. O an biri içeri girse ne yapacağımı hiç bilmiyordum. Burada neler yapıyordum ama hâlâ üzerimde o ürkek çocuk tavırları vardı.
Yarı baygın hâlde ve muhtemelen bilinci yerinde olmayan kızcağız sadece sayıklıyordu. Kulağımı ağzına yaklaştırdım ama hiçbir şey anlamadım; Slovence konuşuyor olabilirdi. Kaldırıp içeri götürüp köşede bir sandalyeye oturttum. Şu hâlde ona su vermek daha çok sarhoş olması anlamına geliyordu. Bol limonlu bir soda işe yarardı; hemen garsona işaret ettim. Bu arada kızın da kafası masaya düşmüştü. Sodayı beklerken “Adın ne senin?” diye sordum. Sarhoş insanlarda en sevdiğim şey, her soruya dürüstçe cevap vermeleridir. Adının Agne olduğunu öğrendim. “Seni bir yerden tanıyor olabilir miyim?” diye sorunca “Ben seni tanımıyorum, kimsin sen?” diye suratıma bakmaya çalıştı. “Öğrenciyim sadece.” dedim. “Bir iki kadeh bir şey içeriz diye düşünmüştüm.” diye de ekledim. “Olur, sen ısmarlarsan niye olmasın?” dedi ve kafası tekrar masaya düştü. Onu orada öylece bırakıp gitmeyi düşündüm. Sonra her yerimi bir merak sardı. Acaba bir derdi var da mı bu kadar içmişti, yoksa tamamen bir çılgınlık mıydı? Kim bilir, belki de bambaşka şeyler.
“Çalışıyor musun?” diye sordum.
“Uçuyorum ben be, sen ne diyosun?” dedi.
Belli ki şu an çok yükseklerden uçuyordu.
“Biliyor musun?” dedi. “Hayat çok boktan bi yer; sahte, yapmacık. Doğal diye adlandırdığımız şeyler bile ne kadar elitist bir hâl aldı, farkında mısın?..”
Konuya buradan girince hiç karışmadım. Birinin size içini dökmesi demek, hem sizi önemli biri yapar hem de psikolojik olarak ona üstün kılar. Tadını çıkarmalısın oğlum, diye düşündüm. Birisinin hayatında önemli biri olmaya gerçekten ihtiyacım vardı.
“Para kazanıyorum” dedi, “ve kazandığım parayı bana parayı kazandıranların istediği şekilde harcıyorum. Bunun kölelikten bir farkı yok. Moda olan şeyleri giymem lazım, sırf yeni çıktı diye bir telefonu edinmem lazım, en pahalı hava yolu ile uçmam lazım, sevgilimin herkes tarafından yakışıklı kabul edilen biri olması lazım. Oturduğum ev, gittiğim yerler… Artık her şey o kadar anlamsız ki. Hep aynı şeyi aynı şekilde yapıyormuşum gibi geliyor. Çok büyük metropoller ya da ufak kasabalar, aslında aralarında bir fark yok; kafanı değiştirmedikten sonra ikisi de aynı yola çıkıyor. Bu kargo denen şey icat edildiğinden beri büyük mağazalar küçük kasabalara kadar girdi ya da metropollerde köy yaşamı esintisini internetten birkaç tıkla edinebiliyorsun. Peki ya mutlu muyuz? Evet, çok mutluyuz. Sürekli yeni bir şeyler yaptıkça, yeni bir yerlere gittikçe, yeni insanlarla tanıştıkça çoook mutluyuz; ta ki onlar eskiyip yenilerini aramaya girişene kadar.”
Biz bu absürt çağın fiyakalı kaybedenleriyiz, diye geçirdim içimden…
Perişan kız devam etti:
“Her gün o kadar insan görüyorum ki bir yerden bir yere hareket eden. İnsanların acelesine şahit oluyorum. Cep telefonlarına ulaşamazlarsa ölecek insanlar biliyorum. Eğer bir an Facebook’ta paylaşılmazsa yok hükmündedir; eğer bir parça, onu diğer insanlar o kadar beğenmiyorsa kötüdür. Ve tabii ki kitapçıların bestseller kısımları. Bir yığın çöp; sırf bu kadar insan onları okuyor diye bile çöp onlar benim gözümde. Hem ben ne anlatıyorum ki? Bu dünyada en sadık dost şu gördüğün alkol. Onu içince kısa süre de olsa yaşadığım dünyadan kaçıyorum. Sahi, sen hiç kaçmak istedin mi?”
“Şu an bir kaçağım.” diye fısıldadım; sadece kendi duyacağım bir sesle ve kendi dilimde. Ve gördüm ki bu dünyada bir şeylerden kaçmak isteyen yalnız ben değilim.
“İçkiler nerde kaldı?” diye sordu kız, bir taraftan sodayı içerken. Bir hayli ayılmıştı.
Çok güzel bir aksanla İngilizce konuşuyordu. Sarhoş olması bile etkilememişti bu tatlı konuşmasını. Onu sabaha kadar dinleyebilirdim aslında ama ne yazık ki hem o kötü durumdaydı hem de benim yarın katılmam gereken bir konferansım vardı.
Sohbet esnasında nerede kaldığını öğrendim ve taksiye binip onu oteline uğurladım. Muhtemelen beni bir daha hiç hatırlamayacaktı ya da hiç karşılaşmayacaktık. Ama benim için anlattıkları, konuşması, o perişan ve güzel yüzü hiç aklımdan çıkmayacaktı. Firar ederken tünelde karşılaşan iki mahkûm gibiydik. Kaçıyorduk ikimiz de ve işin ilginç tarafı, bir öyküye konu olacak kadar bile hiçbir ortak noktamız yoktu. Ya da bu yaşananların herhangi ilginç bir yanı.
Hepimiz bir şeylerden kaçmak isteriz. Hepimiz aslında alanı bizim tarafımızdan çizilmemiş bir sahada koşturur dururuz. Kaderden bahsetmiyorum; insan eliyle çizilmiş kenarları olan bir saha benim kastettiğim ya da kendi kendimize beynimizde çizdiğimiz bir alan belki de. Bazen bu çizgileri fark ettikçe hepimiz dibe vurmak isteriz, çünkü bir topun tekrar ivmelenmesi için birkaç kere yere vurması gerekebilir. Ve hepimiz hep birkaç hayatı aynı anda yaşarız. Gülücükler dağıtmak zorundayızdır etrafımıza ya da hep asabi olmak zorundayızdır. Çocuğunun saçını okşamaya utanan baba misali, bu ikilemde kayboluruz çoğu zaman: sevgi, nefret, şefkat, utanma ve dahası. Ben çıkış yolumu yurt dışındaki bu konferanslarda buluyorum işte; bir başkası içkide, bir başkası meditasyonda, bir başkası… bilmiyorum işte.
Şimdi uçaktayım. 77 cm ve bir karış diz altı. Yolculuk süresi 1 saat 55 dakika.
“İyi yolculuklar efendim. Hava yolumuz iyi uçuşlar diler. Bir arzunuz var mı acaba?”
Sanırım arzum şu an bu uçağın havada infilak etmesi. Niye mi?
Çünkü bu hostes o kız, yani Agne. Ve gülümsüyor ve sanırım bir tek ben anlıyorum gülümsemenin altındakini ve beni hiç tanımıyor.
Ve şu an benim kimseye kafa karışıklığından başka vadedecek hiçbir şeyim yok.
İyi uçuşlar size de.
Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Yorum Yap