Uyumak İçin Gerekli Olan İlk Şey:

UYANDIM

Koşuyordum, hem de bir Eskimo’nun sıcaktan kaçtığı gibi. Fiuvvvv!

İşte çok uzaktan gelen bir mermi daha. Aman Allah’ım, ne yapıyorum ben böyle? Sadece çalıların, kuru otların ve irili ufaklı kayaların olduğu bu arazide saklanacak bir yer bulmak için koşuyordum. Koşuyordum, hem de çölde Leyla’yı görmüş Mecnun gibi… Fiuvvv!

Eğer neden kaçtığınızı tam olarak bilmiyorsanız koşmak hiç de zevkli bir eylem değildir. Aklımda tek bir şey vardı: Umarım kaçtığım kişiler bu kadar aksiyona değecek insanlardır.

Yorulunca bir kayanın arkasına iliştim; artık mecalim kalmamıştı. Bekleyecektim, hem de üzerine dev bir ayakkabı gölgesi düştüğünü gören bir hamamböceği gibi. Güneş iyice dibime dibime geliyordu. Alnımdan akan terler yerdeki toprağı çamur yapacak kadar fazlaydı. Dua etmeye başladım: Allah’ım, şuradan bir kurtulsam, söz, iyi bir insan olacağım. Derken üzerime doğru karaltılar gelmeye başladı. Uzaktan seçilmiyorlardı ama yaklaşıyorlardı. Ellerinde bıçaklar vardı sanki. Bu kez postu deldirecektim galiba.

Yanıma birkaç tane 0,5 kalem ucu düştü. Ben kalem ucu mu dedim? Evet, kalem ucu; 0,5’lik ince olanlardan. Birkaçı koluma gelip canımı acıtmıştı. Korkarak kafamı kollarımın arasından kaldırdım, bir de ne göreyim: Bir elinde kitap, bir elinde uçlu kalem, mavi önlüklü bir öğrenci tayfası! Talebe demek daha doğru olur, ama galiba bu kez talep ettikleri benim canımdı. Bir şeyler yapmalıydım; en nihayetinde, yeni de olsa bir öğretmendim. O sırada ceketimin iç cebinden cetvelimi çektim ve…

Saat sekiz. Yine rüyaymış. Yine okula geç kaldım. Müdür bu sefer çok kızacak, kaçıncı oldu bu? Bugün de çocuklara sınav yapacaktım, tüh! Şaşkındım, hem de telefonunu kaybetmiş bir ergen kadar.

* * *

Artık bu rüyalar ve uykusuzluk canımı sıkmaya başlamıştı. Son üç aydır bu durum daha da yoğunlaşmıştı. Psikolojiye pek ilgim yoktur ama bir yerde okuduğum şu sözün doğruluğuna artık bütün hücrelerimle inanıyordum: “Uyku en iyi psikologdur.” Yani anlayacağınız, en iyi terapistim uzun zamandır garip rüyalar tarafından zapt edilmişti. Çaresizdim, hem de kış uykusuna yatamayıp dışlanan bir boz ayı kadar.

Gündüz uykuları aslında rahat geçiyordu, ama en nihayetinde öğretmendim ve devlet işinde çalışıyorsanız sabah sekize, akşam beşe kurulmuş bir saatten farkınız yoktur. Bu düzen bile uykumu nizama sokmaya yetmiyordu. Öğretmendim; bu, her gün en az yüz öğrencinin sorumluluğu omzumda demekti ve kendi ruhunu bile hissedemeyen biri için bu, çileden başka bir şey değildi. Branşım olan İngilizce bile beni isyan ettiriyordu. Hele o sorular:

Hocam, neden “he” erkekler için, “she” kadınlar için de “o” demek?

Hocam, what ne demek? (Alın size paradoksun daniskası.)

Hocam, know yazıyoruz da niye now diye okuyoruz? K harfini okumayacaksak niye yazıyoruz? (Güzel soru.)

Hocam, gözlerinizin altı morarmış?

Hocam, biz morarmaya mor diyoruz da İngilizler neden “blue”, yani mavi diyor? Hangimiz doğruyuz?

Hocam, biz sizden dayak yiyince “ah” diyoruz ama İngiliz çocuklar bir yerleri acıyınca “ouch” diyormuş. Bu neden farklı?

Bütün bu sorular beynime çakılan birer çiviydi. Sanki öğrenciler beni çıldırtmak için kurulmuş bir şebekenin üyeleriydi. Ama bardağı taşıran, yaptığım bir sınavdaki tek bir soru oldu:

Aşağıdaki boşluklara “can” ya da “can’t” getiriniz. (20 puan)

She ya play football. Turtle da run fast. Fish da swim. Bird ya fly.

Ali ya dive.

Kâğıtların çoğu böyleydi. Öğrenciler, “can” ya da “can’t” getirin dediğim boşluklara harfiyen “ya” ile “da” getirmişti. Haksız da sayılmazlardı; ne istediysem onu getirmişlerdi. Kızmıştım, hem de hararet yapan bir arabanın motoru kadar.

* * *

Bir şeylerin artık böyle gitmeyeceğine kanaat getirdim. Gidip en yakın sağlık ocağından kendime bir haftalık rapor aldım. Sebep olarak da ananemin vefatını gösterdim. Aslına bakarsanız öğrencilik, askerlik ve öğretmenlik hayatım boyunca bu, ananemin beşinci vefatıydı. Benim canım ananem her seferinde imdadıma yetişiyordu, ama ona bir kez bile teşekkür edememiştim, çünkü o daha ben doğmadan vefat etmişti. Yani bu durumda ananem altı kez vefat etmiş oluyordu. Hemen altı tane Fatiha okuyup kadıncağızın ruhuna gönderdim. Anlayacağınız, sahtekârdım, hem de renk değiştiren bir bukalemun kadar.

Sağlık ocağından çıkınca gördüğüm ilk tekel bayisine girdim. “Hey barmen, bana sert bir içki!” dedim. Sarı bıyıklı tekelci bana dik dik baktı; sanırım yanlış yerde yanlış repliği kullanmıştım. “Kafam biraz güzel de,” dedim şaşıran tekelciye, “ama bana daha güzel, son model bir kafa lazım. Ne içmemi önerirsiniz? Ha, unutmadan, mümkünse midem bulanmasın. Çünkü yediğim şeyleri tekrar görmeye hiç tahammül edemiyorum, özellikle de şekil değiştirmişlerse.” Açık sözlüydüm, hem de üroloji doktoruna açılabilen bir hasta kadar.

Sarı bıyıklı tekelci abi bana ekstra bira önerdi. “Anladığım kadarıyla çok içmiyorsun,” dedi. Yanılıyordu; ben çok değil, hiç içmiyordum, ama çaktırmadım. Biraları alıp eve geçtim.

Bir şeyi bir kez yaparsanız hep yapmış olursunuz; ya da bir kereden bir şey olmaz. Bir süre kafamda bu ikilemi yaşadım. Şimdi bu şişeleri bitirirsem belki sorunum çözülecek, bebek gibi uyuyacaktım. Ama öte yandan bu, sorunu çözmek değil, üstünden atlamak, görmezden gelmek olacaktı. Belki de alkolik, ayyaş, her sabah içki kokan bir öğretmene giden yolun kapısı o an aralanmış olacaktı. Sonra şunu fark ettim: Senelerdir beni içkiden uzak tutan şey, onu hiç denememiş olmamdı. Bir kez denersem arkasının geleceğinden emindim, hem de on iki ay taksitle kredi çeken bir kelebeğin o krediyi geri ödeyemeyeceğinden emin olduğum kadar.

İnsan bazen bir uçtan öteki uca çok kolay savrulabiliyor. Ben de o anlardan birindeydim. Bira içme fikri bana muhafazakâr yönümü hatırlattı. Abdestimi caminin dibindeki şadırvanda alıp akşam namazını cemaatle kıldım. Akşam namazı kısaydı; bunun da bir anlamı vardı bence. Ama çok afili bir cümle kuracak değilim, çünkü ne olduğunu ben de bilmiyordum. Namazdan sonra imam efendinin elini sıktım. “Allah kabul etsin” dileklerinden sonra derdimi anlattım: “Hocam, ne dersin bu rüya işine?” Hiç beklediğim gibi heyecanlı bir tepki vermedi: “Çok fazla dert edeceğin bir şey değil bu. Anladığım kadarıyla sen biraz kendi içinde büyütmüşsün. İslam’da rüya insan için bir işarettir, ama senin için neyin işareti olduğunu ben bilemem, kitaplarda da yazmaz.” Sonra ekledi: “Hayırlı rüyalar görmek için dua et, çok istersen bir doktora da görün. Benim yapabileceğim bir şey yok.” Bilimsel bir imama denk gelmiştim sanırım. Ben ise hâlâ kayıptaydım, hem de kendini yokluğa inandırmak için ıkınan bir ateist kadar.

* * *

Hastanenin kapısından içeri girdim. Girer girmez ameliyathaneden koşarak kaçan bir hasta gördüm. Yarası açık, üzerinde kısa bir ameliyat önlüğü, arkasında ellerinde neşterlerle koşturan doktorlar. Her olaya müdahale etmeye meraklı bir vatandaş olarak hemen atıldım: “Durun, durun, açılın, ben hastayım!” Herkes yüzüme şaşkın şaşkın baktı. Sanırım yine yanlış replik.

Bu olayı fazla önemsemeden kayıt yaptırmak için danışma masasına yöneldim. Masa da masaymış ha! Arkasından çok güzel, sarışın, uzun boylu ve dahası dört parmak etekli bir kız çıkıp bana doğru geldi, yanağıma bir öpücük kondurdu ve şöyle dedi: “Hastalığın ne genç adam? Öpücüğüm şifalıdır, seni iyi eder gerçi…”

“Ben…” dedim ve biraz duraksadıktan sonra devam ettim: “Hanımefendi, psikologla randevum var da bir numara alabilir miyim acaba?” Kadın tereddüt bile etmeden, “Tabii, yaz şekerim: 567 764 53 55…” dedi.

“Yok, öyle değil,” dedim. “Sadece kayıt numarası istiyorum.”

“Peki yakışıklı, sen bilirsin,” dedi ve imalı bir bakış attıktan sonra psikoloğun odasını gayet kıvrak hareketlerle tarif etti. Hızla uzaklaştım oradan. Aslında rüyalarımı bu güzel kıza parsellesem belki de sorun morun kalmazdı, ya neyse.

Koridorda ilerlerken sağ taraftaki açık bir kapının arkasından bir “sssshhh” sesi duydum. Biri beni çağırıyor olmalıydı. Kapıdan içeri baktım: Kimse yok. Burası bir laboratuvardı; masaların üzerinde deney tüpleri ve tahlil numuneleri duruyordu. Ama o ses yine geldi içeriden: “Sssshh, baksana, ne diycem.”

Yine bakındım ama hiçbir şey göremedim. Herhalde biri masanın arkasına saklanmış, şaka yapıyor diye düşünüp içeri girdim, ama etrafta kimse yoktu. Tam çıkacakken o sesle yine irkildim:

“Sssshh, baksana, buradayım, şişenin içinde…”

Aman Allah’ım, olamaz! Tahlil şişesinin içindeki bakteriler konuşuyordu.

“Dünyada en kolay yayılan virüs nedir, bilir misin?”

“Ne diyorsun sen be?”

“Fikirdir tabii ki. Doğru yere, doğru beyne bir fikir tohumu atarsan oradan imparatorluklar kurabilirsin. İnsan aklı dantel gibidir; bir ilmeği çekersen yavaş yavaş sökülmeye mahkûmdur.”

Ben bu sözlerin şaşkınlığını henüz üzerimden atamamışken bir köşeden, ev terliğinden hallice bir terliksi hayvan atlayıverdi önüme. Bir başka köşeden bir kamçılı, kamçısını sallayarak göründü. Avuç büyüklüğünde mikroplar da yavaş yavaş şişelerden çıkmaya başlamıştı. Yani anlayacağınız, bu garip tablonun özeti şuydu: Laboratuvarda yaşayan bütün tek hücreliler mitozla bölünerek üstüme doğru akmaya başlamışlardı.

Bir tanesi bağırdı: “Atalarını unutan insanoğluna ölüm! Sizin atalarınız biziz, biz! Ne çabuk unuttunuz, daha kaç milyon yıl geçti aradan?”

“Ben evrime inanmıyorum, sizin gibi dedem yok benim!” demeye kalmadı, hepsi üstüme çullanıp damarlarımdan içeri girmeye başladı. Şuradan bir kurtulsam, söz, iyi bir insan olacağım. Damarlarıma giren mikroplara direnmek için ecza dolabında antibiyotik aramaya başladım. Tam bir şeyler buldum derken…

Hay Allah! Yine uyuyakalmışım. Psikologla olan randevuma geç kaldım. Hemen hazırlanmalıyım.

* * *

Devlet hastanesindeki randevuma zor da olsa yetiştim. Oldum olası hastaneleri hiç sevmem, şimdi de tedirgindim. Utana sıkıla odaya girip karşısına oturdum. İsmi de hayli ilginçti: Fedakâr Fedai. Fedakâr Bey önce biraz havadan sudan konuştu, hoşbeşten sonra da sorunumu sordu. İyi bir insana benziyordu; üzerimdeki utangaçlığı atmıştım. Ona olan biteni bir bir anlattım: Rüyalarımın beni nasıl ele geçirdiğini, artık uyumaya korktuğumu, mesleğimi yapamadığımı. Ne tür rüyalar gördüğümü sordu; aksiyon dolu olanlarından birkaç örnek verdim. Rüyalarımın birinde şehri kurtarmak için İblis’le bile çarpışmıştım. Pek ilgisini çekmez, ilaç almam için beni psikiyatriste gönderir diye beklerken rüyalarımın her ayrıntısını sormaya başladı. Bu ilginin sebebi gözlerimin altındaki morluklar ya da genç yaşta saçlarıma düşen aklar olmalı diye düşünürken Fedakâr Bey ağzındaki baklayı çıkardı:

“Bakın Bülent Bey, sizinle açık konuşacağım. Tam arayıp da bulamadığım bir insansınız.” Ve son kartını oynadı: “Bana rüyalarınızı satmaya ne dersiniz?” Bön bön bakakaldım, hem de bir sanat tablosuna dik dik bakan bir öküz kadar.

Doktor Fedakâr Bey benden büyük bir fedakârlık istiyordu: Rüyalarımı, yani beni uyutmayan o rüyaları satmamı. Bunu nasıl başaracaktı acaba? Orasını kurcalamamamı, yalnızca kararımı vermemi, her şeyin kayıt dışı tutulacağını söyledi. Söylediğine göre rüyalarımı satarsam artık rahat rahat uyuyabilecektim. Bu da rüya değil, değil mi, dedim içimden. Kalkıp gitmeyi düşündükçe koltuğa daha da yapışıyordum. Biraz zaman ve bir bardak su istedim: “Kusura bakmayın doktor bey, biraz kafam karıştı da. Hem de bir domuzun midesi kadar.”

Fedakâr Bey’in teklifi gerçekten ilginçti; belki de bu sayede sıkıntılarım bitecekti. Bir süre düşündükten sonra ona tek bir soru sormaya karar verdim. Cevabını tatmin edici bulursam bu işe girmeye ve fazla kurcalamamaya hazırdım.

“Peki, rüyalarımı ne yapacaksınız Fedakâr Bey?”

“Edebiyat yapacağım Bülent Bey. Hikâye yazacağım mesela.”

“Nasıl yani?”

“Bakın, hiçbir romancı sakin ve dingin bir kafaya sahip değildir. Hayatınızda her şey mükemmel gidiyorsa ne şiir yazabilirsiniz ne roman. İhtiyacım olan şey de anlattığınız kadarıyla sizde mevcut. Dingin hayat artık benim için çok sıkıcı olmaya başladı. Şu ana kadar gördüğüm en orijinal şeyleri anlatan hastasınız. Sınav stresi, koca dayağı… Bu gibi vakalardan o kadar çok var ki. Ben sadece yazmak istiyorum.”

Sanırım doktor beyin içini dökmeye ihtiyacı vardı. Sadece sustum. Ben zaten roman okumam, diye düşündüm; yazmam da tabii. Teklif saçmaydı ama bir çıkış yolu gibi görünüyordu. Çaresizseniz değil yılana, ejderhaya bile sarılırsınız.

* * *

“Hey sen, benimle mi konuşuyorsun?” dedim elimdeki silahı doğrultarak. “Cevap versene, dilini mi yuttun? Ben Tatar Ramazan’a benzemem, alnının çatından vururum adamı yiğenim. Ona göre adam ol.”

Aynadaki aksim bana cevap verdi.

“Evet, seninle konuşuyorum. O elindeki silahla beni vurabileceğini mi sanıyorsun? Benim bir hayalim var: Bir gün dört çocuğum, derilerinin rengine göre değil karakterlerine göre değerlendirildikleri bir ülkede yaşayacak.”

Aynadaki aksime tebessüm ettim:

“Sen de benim gibisin. Yanlış zamanda yanlış replik kullanıyorsun. Konumuzun ırkçılıkla ne alakası var?”

Aksim tebessümümü mübalağalı bir şekilde aksettirdi.

“Konumuz mu? Bir konumuz olduğunu sanmıyorum. Başı ve sonu belli olmayan her şey rüyadır,” dedi.

Rüya mı? Buraya nasıl gelmiştik? En son nerede olduğumu hatırlamıyordum. Başı belli olmadığına göre bu bir rüyaydı. Yine mi?

Hiç olmadığı kadar bilinçli bir şekilde uyandım. Artık bir evin odalarında dolaşır gibi rüyayla gerçek arasında dolaşabiliyordum. Birinden ötekine geçene kadar hangisinde olduğumu fark etmiyordum. Doktor iyi bir teklif yapmıştı. Bu teklifin de rüya olmasından çok korkuyordum.

Yolda köpeğe ip bağlamış çocuklar gördüm. “Bırakın kızı!” dedim. Çocuklar tuhaf tuhaf baktı. Sinirlenip “Bırakın kızı ulen!” deyince dağıldılar. Ellerim cebimde, önümdeki taşa vura vura yürüyor, bir yandan da doktorun teklifini düşünüyordum. Sonra birden mekân değişti ve kendimi yine doktorun odasında buldum. Bu kadar açıktan rüya da olmazdı canım! Böyle geçişlere pek alışık değildim.

Doktora bakınca şaşırdım. Adam yüzüne palyaço makyajı yapmış, bir de kırmızı burun takmıştı. “Neyiniz var böyle?” dedim. “Çok mutsuzum. Beni güldüren rüyalarım yok,” dedi. “Neşelenmek için rüya görmenize gerek yok. Bakın, şehre bir sirk gelmiş, çok ünlü güldürü ustası Palyaço Şakli de gösteri yapıyor,” dedim. Korkarım bu hikâyeyi biliyordum. Doktor yüzünü ekşiterek, “İyi de, o palyaço benim,” dedi. Ciddiydi, hem de boşanma davasına bakan bir hâkim kadar.

Kan ter içinde uyandım. Gördüğüm kâbusların en korkuncu buydu, çünkü içinde ne mermi vardı ne mikrop: Doktor palyaço olmuştu, ben de doktor. Soruları ben sormuş, cevapları ben vermiştim. Kim olduğunuz hakkında şüpheleriniz varsa nüfus cüzdanından fazlasına ihtiyacınız var demektir.

Yatakta doğrulup düşündüm. Fedakâr Fedai diye biri gerçekten var mıydı? O oda, o bir bardak su, o teklif… Belki de rüyalarımı satın almak isteyen o adam hiç yoktu; teklifi ben kendi kendime yapmıştım. Neyin gerçek neyin rüya olduğunu artık ayırt edemiyordum. Elimdeki tek gerçek, bir İngilizce öğretmeni olduğumdu.

Kalkıp masaya oturdum. Çantamdan, derste öğrencilerin elinden aldığım 0,5’lik kalemlerden birini çıkardım; ilk rüyamda üzerime yağan uçlardan. Cetvelimi de çıkardım. O rüyada cetvelle ne yapacağımı hiç öğrenememiştim. Şimdi biliyordum: Boş bir kâğıdın soluna dümdüz bir kenar boşluğu çektim. Sonra yazmaya başladım:

“Koşuyordum, hem de bir Eskimo’nun sıcaktan kaçtığı gibi.”

Rüyalarımı kimseye satmayacaktım; onları kendim yazacaktım. Sabaha kadar yazdım. Çöl, kalem uçları, konuşan bakteriler, aynadaki aksim, palyaço doktor… Hepsi kâğıda geçtikçe birer birer sustu. Bu bir rüya mıydı, değil miydi, artık önemi yoktu. Kalemi bıraktığımda aylardır ilk kez uykudan korkmuyordum, hem de karnesini almış, yaz tatiline çıkan bir öğrenci kadar.

Çünkü uyumak için gerekli olan ilk şeyi yaptım: Uyandım…